Bırak Korkun Masallarla Konuşsun!

Masal anlatmaya başladığımdan beri - ki bu çok da uzun bir süre sayılmaz, yaklaşık iki yıl oldu diyelim – insanların korkularıyla ne kadar mücadele içinde...


Masal anlatmaya başladığımdan beri – ki bu çok da uzun bir süre sayılmaz, yaklaşık iki yıl oldu diyelim – insanların korkularıyla ne kadar mücadele içinde olduğunu gözlemleme fırsatım oldu. Böyle bir gözlemleme amacım yoktu ama gelen sorulardan, yapılanyorumlardan hayatta esas dibine inilmesigereken kuyunun nasıl da etrafından dolaşmak için türlü türlü bahaneler bulunduğunu ve bunun artık refleks haline geldiğini gördüm.

Bu dip kuyuda tabii ki bizim korkularımız, bastırılmış ve mühürlenmiş büyük çoğunluğu çocuklukta oluşmuş hislerimiz ve duygularımız yatıyor. En büyük korku, hiç şüphesiz, büyük ölçekte neslin tükenmesi küçük ölçekte ise ölüm korkusu. Ölüm korkusuna bağlı olarak alt dallara ayrılan korkuları ise; kaybolma korkusu, yenme/yutulma korkusu, bırakılma/terkedilme korkusu, kıtlık korkusu, bilinmezlik korkusu. Bu alt dallardaki korkular pek tabii ki sonunda ölüm olma ihtimali olmasından dolayı ölüm korkusunun alt dalları. Ve bu korkular hayatta gerçekten varlar. Kendimiz bu bedende edinmemiş olsak bile annelerden babalardan geçebilir ve geçmiş kayıtlardan gelebilir. Bu kısmın ayrı bir derinliği var, buraya girmeyeceğim. Ama sonuç olarak bu bir hayat deneyimidir. Yani yolculuğun ta kendisi.

Nasıl ki tatile çıkarken dinlenme ve eğlenme gibi hoşça vakit geçirme esas plan olduğu halde yine de uçağın iptal olması, hasta olmak ya da daha ilk günden paranı çaldırmak da olası ise bu durum hayat yolculuğunda da aynı. Yani nasıl ki “ben güneşi ve denizi alayım ama uçak iptalini almayayım” diyemiyorsak – ki aslında diyebiliriz, bunlar hep “iç”in yansıması, buna da şimdilik girmeyelim – hayat yolculuğunda da içimizde yarattıklarımızdan “öpücüğü alayım, korkuyu almayayım” diyemiyoruz. Sistem o şekilde çalışmıyor.

Ve işte tam da burada masallara girmek istiyorum. Masallar simgesel yolculuklardır. Her objenin, karakterin ve olayın kişisel, ailesel, kültürel ve evrensel bağlamda birçok anlamı vardır. Tabii ki tüm insanlığın ortak sahip oldukları korkular da masallarda çeşitli şekillerde yer alırlar, ortaya çıkarlar. Ormanda kaybolma, devlerin insanları yemesi, ejderhaların kahramanları yutması, kuyuda hapsolma gibi. Masalların en güzel yanı da bence bu zaten. Korkuların olmadığını değil tam tersi var olduğunu ve ona rağmen ona doğru gidip yakınlaştığımızda onların yenilebileceğini gösteriyor masallar. . Hatta çoğunlukla, çocuklara masal anlatırken anneler ve babalar, onlara korkunç gelen kısımları sansürlemeye çalışmaları aslında kendi korkularıyla alakalı olabilir. Hayatta varolan şeyleri yokmuş gibi göstermek, üzerine örtmeye çalışmak çocuğu korumaya çalışıp çok neşeli bir hayat sunmaya yönelik olsa da bunun gerçek olmadığını iki taraf da içten bilir. Birgariplik hissedilir. Ama iyi ki masallar var!Dönüşümün nasıl olacağını, bunun en güzel nasıl ele alınacağını ve nasıl başetmek gerektiğini en güzel masallar gösterir.

Masallarda başkahraman ilk başta korkuyor olsa da o yolculuğa çıkar, aileden ve yakın çevresinden uzaklaşması gerekir. O yolculukta başına binbir türlü şey gelir ve hepsinin üstesinden gelir bir şekilde; kimi zaman yardım alarak, kimi zaman öğrenerek. Çocukların da bizim bilmediğimiz korkuları olabilir ve masallar çocuklara korkunun olmadığını değil ama ne olursa olsun kendisinin bununla başedebileceğini gösterir. O yüzden masalı anlatırken yaş seviyesine göre aşırı ses efektleri yapmaksızın kurdun nineyi yutması doğaldır.Bu yutma başkahramanın erginliğe, olgunluğa doğru bir dönüşümüdür. Çocuklara hayallerinde savaşabilecek, kendilerini kurtarabilecek bu masalları anlatmak her şeyden önce bir özgürlük alanı vermektir. Hatta çoğu çocuğun habire aynı masalı dinlemek istemesinin ya da okutuyor olmasının nedeni o masalda muhtemelen takıldığı ve ona iyi gelen bir kurgunun olmasıdır. Kimi zaman korkunun adını bile koyamıyor olabilir. Ama masaldaki belli bir olay dizgisi ona, o adını koyamadığı şeye karşı çıkış yolu sunuyor olabilir.

Büyükler ise yine korkuları masallarda ele alınıyor olsa da zihinleri çocuklara göre çok daha aktif olduğu için reddetmeye ve görmezden gelmeye daha eğilimlidir.

Büyükler rahatsız olduğu şeyin üzerine gidip duyguyu iyice hissetmek yerine onu hayatından tamamen çıkarmaya çalışarak hayatına daha fazla dolmasına ve muhtemelen hayatı boyunca, bunun farkına varana kadar da sürüp gitmesine neden olur. Sevdiğim bir hikâye var:

Bir gece dünyanın yedi farklı kıtasında yaşayan yedi farklı adam tıpatıp aynı rüyayı görmüş. Rüyada gotik bir şehir varmış. Böyle uzun, sivri kuleleri olan, eski, taştan yapılmış hanları hamamları olan, beyaz mermerden heykellerin köşe başlarında insanları izledikleri, sisli mi sisli meydanların ortasında yine mermerden yapılmış perilerin tuttuğu sürahiden suyun fıskiyeyle birleştiği havuzları olan… İşte bu gotik şehrin ana meydanından bir tane güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, hem kadınları hem erkekleri dönüp arkalarından baktıracak kırmızı, upuzun elbiseli; uzun, sarı saçlı bir kadın geçmiş. Kadın geçer geçmez bu yedi farklı kıtada aynı rüyayı gören yedi farklı erkek de rüyalarında kadının peşinden koşmaya başlamışlar. Kadın yürüdükçü erkekler koşmuş. Erkekler koştukça kadın yok olmaya başlamış ve sisin içinde kaybolmuş. Tam bu sırada yedisi birden rüyadan uyanmışlar.

Bu yedi erkek de aynı anda dünyanın diğer yedi kıtasını dolaşıp bu gotik şehri bulmaya karar vermişler. Aradan yedi sene geçmiş. Bir gün bir handa bir adam sormuş yanındakine “Ne yaparsın, ne edersin; nereden gelirsin, nereye gidersin?” diye. Öbür adam “Ben yedi sene önce bir gece bir rüya gördüm” diye başlayınca çevresindeki diğer altı adamın kulakları dikleşmiş, sandalyelerini yakınlaştırmışlar. Eeee sonrasında yedisi de birbirlerinin sözlerinitamamlaya tamamlaya olayı anlamışlar. En sonunda kafa kafaya verip bulamadıkları gotik şehri kendileri yapmaya karar vermişler. Tam yedi sene sonra tam da rüyalarındaki o gotik şehri bitirmişler. Gotik şehri bitirip de o kırmızılı kadının geçeceği meydanda otururlarken biri “Haydi gidip şu fırından yiyecek bir şeyler alalım” demiş. Biri gönüllü olmuş gitmiş. Biri içecek almaya, biri meyve almaya, biri yemiş almaya derken herkes bir şeyler almak için gotik şehrin yedi farklı yönüne dağılmışlar. Döndüklerinde ise hepsinin eli boşmuş. Herkes birbirine dönüp bakmış şöyle bir. Biri başlamış “ Valla ben tam fırına gidiyordum ki o yaptığımız köprülü yol duvarla örülüydü, dahaileri gidemedim, kim yapar ki böyle bir şeyi?” deyince biri usulca elini kaldırmış ve “Rüyamda kırmızı elbiseli kadın tam da oradan kaçıyordu, o yüzden ördüm o duvarı” demiş. Başka biri “Ben de tam manava gidiyordum ki o yaptığımız yeraltı geçidi tamamen kapanmıştı, geçit kalmamıştı, geçemedim; kim yapar ki böyle bir şeyi?” deyince bu sefer başka biri yavaş yavaş elini kaldırmış ve “Benim rüyamda da kırmızı elbiseli kadın o geçitte gözden kayboluyordu. Tekrar geldiğinde oradan kaçmasın diye kapattım” demiş.

Çok geçmeden anlamışlar ki kendi yaptıkları, toplamyedi çıkışı olan gotik şehrin tüm çıkışlarını kendi elleriyle örmüşler ve kendilerini kendi korkularının içinde hapsetmişler.

İşte böyle; korkularımız kendi kendimize ördüğümüz hapisanelerimize dönüşüyor. O yüzden korkularımızın farkına varalım, hissedelim dolu dolu, onlardan kaçmayalım. Bakalım bir, bize ne demek istiyor, neremize dokunuyor. Kenarından, çevresinden dolaşmayalım. Tam o sırada onun içinde olalım, korku da görüldüğünü hissetsin. İşte o zaman yavaş yavaş ayrılacaktır. Karanlığa biraz ışık girdi mi artık karanlık değildir, değil mi?

(Bunu yazmadan edemeyecğim. Bilenler bilir, bilmeyenler de bilmek isteyebilir, Avatar: The LastAirbender – Avatar: Son Havabükücü – ve onun devamı olan The Legend of Korra – Korra Efsanesi – adlı animasyon TV dizileri var. Konumuzla ilgili, benim çok beğendiğim bir sahne vardı Korra Efsanesi’nde ama bölümler her ne kadar 20 dakika olsa da toplam 4 sezon ve her sezonda 13-14 bölüm olduğu için o sahnenin hangi sezonda, hangi bölümde olduğunu bulamayacağımı düşünerek tam vazgeçiyordum ki 2. sezona tıkladığımda son bölümün adının Light in the Dark – Karanlıkta Aydınlık – olduğunu gördüm. Ve evet, tavsiye etmek için aradığım bölümü şakırt diye bulmuş oldum. Artık tavsiye edilmesi zorunluoldu. . Bir dizi serisinin devam versiyonunun 2. sezonu olmuş olsa da bağlantısız gelmeyeceğini düşünerek özellikle 5. dakika ile 14. dakika arasını seyretmenizi tavsiye ediyorum.)

Comments 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

giriş

Don't have an account?
kaydol

şifre sıfırla

Back to
giriş

kaydol

Back to
giriş
Tür Seç
Kişilik Testi
Kişiliğin hakkında sonuçlara varılan birkaç seri soru
Bilgi testi
Genel kültürü test edebileceğin bir seri soru
Hikaye
Resimli ve metinli içerikler
Liste
Klasik sıralı liste içeriği