ÇAY SAATİ SOHBETİ: BESLENME VE HAYATA DAİR HİKAYELER

Merhabalar sevgili Bi Mutlu Dergi okuyucuları, Bu ay sizlerle çay saatinde buluşmak harika bir duygu :)


Merhabalar sevgili Bi Mutlu Dergi okuyucuları,

Bu ay sizlerle çay saatinde buluşmak harika bir duygu 🙂

Birbirimize zaman ayıramadığımız ve hepimizin yoğun olduğu bugünlerde, birer fincan çay ile sıcacık evimizde sohbet etmek ne güzel olurdu değil mi?

Çay sohbetimizde size anlatmak istediğim iki güzel hikaye var. Aslında hem beslenmeyle ilgili, hem de hayata dair hikayeler.

KARINCA HİKÂYESİ

Hiç kimse mükemmel değildir. Bu cümleyi bir kenara yaz ve hep hatırla, hiç unutma.

Hiç birimiz mükemmel değiliz, olmak zorunda da değiliz aslında.

Mükemmel olmak adına kendimizi o kadar yoruyor ve yıpratıyoruz ki…

Elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız elbette ama %100 olmazsa %70 olsun, mükemmel olmazsa orta halli olsun, ne olur ki?

Mükemmellik değil amacımız, mutluluk olmalı nihayetinde. Biz insanız. Hatalarımızla, kusurlarımızla, yanlışlarımızla insanız sadece. Milyonlarca galaksi arasında, milyonlarca güneş sistemi içinde, milyonlarca gezegenin arasında minicik bir nokta gibi duran “DÜNYA”nın da içinde, küçük birer noktayız her birimiz. Kendinize dışarıdan bir bakın, olaylara dışarıdan bakın. Bazen, o kadar da önemsememek gerektiğini, bazen başka açılardan da bakmak gerektiğini anlayacaksınız.

Uçak yolculukları beni hep korkutmuştur, ta ki “Cosmos” isimli uzay dizisini izlemeye başlayana kadar. Cosmos bir belgesel, tıpkı bir dizi gibi bir çok bölümden oluşuyor. Anlatan kişi dünyaya ve tüm gezegenlere dışarıdan bir açıdan bakıyor. İzlerken o kadar etkileyici olduğunu farketmiyorsunuz ancak, bir gün uçağa binip gökyüzünden aşağıya baktığınızda her şey daha net şekilleniyor. Dikdörtgen şeklinde halıyı andıran tarlalara, pudra şekeri dökülmüş pastalar gibi duran sıra sıra karlı dağlara, vızır vızır oyuncak arabalar gibi oradan oraya giden arabalara ve adeta birer karıncayı andıran insanlara baktıkça, uzaktan bakmanın önemini anlıyorsunuz. Evet, biz birer karıncayız. (Elbette ki, karınca ve aynı küçüklükteki diğer canlılar çok önemli ve mucize niteliğindeler ancak daha net bakabilmeniz için bu örneği veriyorum.)

dims.jpg

Acılarımızı, sevinçlerimizi, hırslarımızı, kaygılarımızı, hedeflerimizi ve mükemmel olma tutkumuzu gözden geçirmemiz gerekiyor. Biz tüm bir ömür boyunca, tıpkı bir karınca gibi yuvamızı kuruyor, minik lokmalarımızı yuvamıza taşıyoruz. Topluluklar halinde yaşıyoruz, ard arda bir yerlere koşuyoruz, bazen saklanıp yuvamızdan çıkmıyoruz, yağmurda ıslanıyoruz, hastalanıyoruz, küçük bir ekmek kırıntısını sevdiklerimizle paylaşıyoruz, bazen sevdiklerimizi kaybediyoruz. Bazen büyük hırslar peşine düşüyoruz, büyük paralar ve büyük işler için kendimizi yoruyoruz, vücudumuzu beğenmeyip üzülüyoruz, ağlıyoruz, kendimizi yıpratıyoruz, küslükler yaşıyoruz, bir başkasını üzüyoruz, bir başkasını vuruyoruz, bir başkasını öldürüyoruz, yalan söylüyoruz, dedikodu yapıyoruz. Eninde sonunda bir karıncayız işte! O canlı, biz de canlıyız; o da yaşam derdinde biz de yaşam derdindeyiz ancak o küçük biz büyüğüz. Ama neye göre büyüğüz? Bizim uçaktan baktığımız gibi, bize de yukarıdan bakan ve her yerden bizi izleyen bir gücün olduğunu bildiğimizde, işte o zaman anlıyoruz dertlerimizin, birikimlerimizin, hırslarımızın ve kilo problemlerimizin de ne kadar küçük olduğunu.

Kimimiz zengin karınca, kimimiz fakir karınca, kimimiz kilolu karınca, kimimiz zayıf karınca, kimimiz yorgun karınca, kimimiz enerjik karınca. Ama önemli olan, hangimiz mutlu karınca? İşte hepsi bu! Hayat, işte bu kadar basit.

Neden bu çaba, neden bu üzüntü demek geliyor içimden. Tüm size anlattığım bu cümleleri, her uçağa bindiğimde kendi içimde yaşıyorum, düşünüyorum. Ve evet, artık korkmuyorum uçaktan, hatta gündüz uçuşuysa, pamuk gibi yumuşacık bulutları ve turuncu gökyüzünü izlemekten büyük keyif alıyorum. Her defasında hatırlıyorum, aslında dünyanın içinde ne kadar küçük bir nokta olduğumu ve aynı zamanda anlıyorum ki kendi içimde ne kadar kocaman bir dünya olduğunu.

Bu konu, ilk okuduğunuzda ilginç gelebilir ama gece uyumadan önce biraz düşünmenizi istiyorum.

TATLI İSTEĞİMİ NASIL YENDİM?

Nasıl yendim biliyor musunuz? Düşünce tarzımı değiştirerek! Sürekli tatlı düşünmeyerek mesela, sürekli yemek düşünmeyerek. Arkadaşlarımla dışarıdayken yiyeceğimiz tatlıya değil sohbete odaklanarak, akşam film izlerken yanında atıştıracağım mısıra ya da dondurmaya değil filme ve yanımdaki sevdiğime odaklanarak, tatildeyken ne yesem tabağımı nasıl doldursam değil de, denizde daha verimli nasıl zaman geçirsem diye düşünerek yani kısacası odak noktamı değiştirerek bunu yaptım. Çok sevdiğim bir danışanım, hayatında kötü bir dönem yaşıyordu ve şu cümleyi kurdu; “İnanır mısınız, son 1 yıldır kendimi sadece ama sadece tatlı yediğim anlarda mutlu hissediyorum!” Bu cümle, o kadar önemli bir cümle ki. Bu cümle, bize o kadar ipucu veriyor ki. Tatlı ve şekerli besinler, özellikle çikolata, bir mutluluk sebebi gibi bize aşılanıyor. Onları “mutluluk sebebi” gibi gösteren, en başta reklam ve film sektörü. Çocukluğumuzdan itibaren fonda çalan ve hepimizin ezberlediği jingle’ları ile, algılarımızla oynayan renkleri ile beynimize o kadar yerleşmiş ki, neredeyse hepimiz popüler olan, paketi ilginç olan ya da daha çok reklamı olan ürünleri tercih ediyoruz. Kısacası “isim yapmış” ürünleri tüketmeyi çok daha fazla seviyoruz. Bu durum, bizim besinlere olan bakış açımızı ve algımızı kesinlikle olumsuz yönde etkiliyor. Aklınızda şu kalıplaşmış düşünceler ve sahneler var mı? Aşk acısı çeken kız, tek başına koltukta pijamalarıyla oturur ve bir kavanoz çikolatalı fındık kremasını kaşık kaşık yer ya da adet dönemindedir ve paket paket çikolata yemeye hakkı vardır.

chocolate.jpg

Çocukluğumuzdan itibaren, mutlu günlerimizde hep tatlılar ve pastalar vardı etrafımızda. Dedelerimizin bize çikolata alması, büyük halaların çantalarında hep minik şekerlerin olması ve “Çantamı getir de sana şeker vereyim” sözleriyle bizi adeta kedilerin ödül mamaları gibi beslemeleri, haftasonları ailemizin bizi fast food restoranlara götürüp “ödül” olarak göstermeleri ve bizim de doğal olarak hafta içinde yediğimiz sebze yemeklerini “ceza” gibi görmemiz, karne günlerinde farklı restoranlarda sağlıksız menüler tüketilmesi, hata yaptığımızda en sevdiğimiz besinlerin yasaklanması. Bunların hepsi, bilinçaltımıza yerleşiyor ve farkında olmadan yeme davranışımızı belirliyor. Tabi ki, aile büyüklerimiz, dedelerimiz, halalarımız bizi çikolata ya da şekerle ödüllendirirken kötü bir şey yapmak istemiyor ama bizim odak noktamız o yöne kayabiliyor. Ülke olarak, yemek yemeyi çok seviyoruz ve Osmanlı kültürümüzden de gelen inanılmaz bir mutfağımız var, bunda hepimiz hemfikiriz. Hepimiz yemek yemeyi çok seviyoruz ve aslında bu çok güzel bir durum. Ancak, farkına vardınız mı hiç bilmiyorum ama tüm aktivitelerimizde yemek var, ikram var. İkram etmek güzeldir, güzel sofralarda buluşmak güzeldir ancak bu kadar “yemek” odaklı yaşamak doğru değil.

“Hadi gel yeni işini kutlayalım, şirkete baklava ısmarla!”

“Okul çıkışı gidelim de dışarıda bir yerlerde kahve-tatlı yapalım!”

“Bize yemeğe gelin haftaya!”

“Doğum gününe kocaman bir pasta yaptırdım, hem de etrafı şeker hamuruyla kaplı!”

“Gaziantep’e sırf yemek için gittik geçen hafta sonu.”

“Oooo araba almışsın, bunu bir yemekle kutlayalım!” “Bebeğimizin dişi çıktı, diş buğday partisi var teyzesi, bekleriz!” “Yakınımızın cenazesi vardı, giderken börek ve tatlı yaptırdım!”

“Bayram için küçük şekerlerden aldık, şerbetli tatlı yaptırdık, bayramda artık çok kişi gelmeyince hepsi kalıyor, onları da biz yiyoruz!”

“Arkadaşımın düğün davetiyesi geldi, yemekli mi yoksa kokteyl mi, ona göre aç gidelim!”

Farkında mısınız? Hayatımızın her anında, doğumdan ölüme, evlilikten iş bulmaya, sıradan bir hafta sonundan doğum gününe, bizim her anımızda yemek var ve bizim her anımızda tatlı var. Bu yüzden, sadece “hayır, yemeyeceğim” demekle olmaz, önce algımızı değiştireceğiz, düşünce tarzımızı değiştireceğiz, sonra gerisi gelecek. Çünkü, siz diyet yaparken de sağlıklı beslenirken de hayat devam ediyor ve devam etmeli. Siz yediklerinize dikkat ediyorsunuz diye, etrafınızdaki kutlamalar, partiler, yemekler, tatlılar, düğünler azalmayacak ya da siz sırf bu yüzden gitmemezlik etmeyeceksiniz. Sakın onlara kızmayın, sinirlenmeyin ve üzülmeyin. Onlardan kendinizi soyutlayıp, sosyal ortamdan uzaklaşmayın. Düşüncelerinizi ve kendi tabağınızı doğru kontrol ettiğiniz sürece, hiç bir ortam sizi korkutamaz.

Şekersiz 21 gün dışında, günlük hayatımda şekerle olan ilişkimi anlatmak istiyorum. Mesela, eşimle birlikte yemekten sonra tatlı yemeye gidiyoruz diyelim. O anda, tok hissettiğim için genelde tatlı yemek istemiyorum, ama tatlı için her zaman yer vardır diye kafamda düşünceler de oluşuyor, yani aslında arada kalmış durumdayım. Önümde iki seçenek var, birincisi o anda yemek istediğim tatlıyı sipariş etmek, ikinicisi sade bir kahve içmek ve tatlı yememek. Ben üçüncü bir seçenek oluşturuyorum ve eşime diyorum ki “Sen bir porsiyon söyle, ben 2 çatal alırım kahvemin yanında” İşte bu! İşte kazandım. Evet evet, tatlı değil, ben kazandım. Biliyorum ki, kocaman bir tabak dolusu tatlı yeseydim, o anda çok iyi hissetmeyecektim ama yine biliyorum ki hiç yemeseydim de bir boşluk hissedecektim. Eşimin sipariş verdiği tatlı ve benim de sade Türk kahvem geliyor. 1 tatlı kaşığı dolusu alıyorum tatlıdan, bir yudum kahvemden içiyorum üzerine, tadına varıyorum, yavaş yavaş ağzımın içinde o tadı hissediyorum. Yavaş çiğniyorum, yavaş yutuyorum. Biraz daha kahve içtikten sonra, kahvemin son yudumuyla birlikte 1 tatlı kaşığı daha yiyorum ve bitiyor. (Kaşığın adına bakın, o bile “tatlı kaşığı”) Hem suçluluk duygusu ya da keşke yemeseydim duygusu hissetmiyorum, hem de boşuna fazla şeker almamış oluyorum. Gerçekten, 2 kaşık yeter! 1 kase dolusu yesem ne olacaktı, damağımda kalan en son tat aynı olmayacak mıydı? Kahve-tatlı ikilisinin verdiği tat aynı olmayacak mıydı?

2 kare çikolatadan da, 20 kare çikolatadan da alacağınız lezzet aynı!

Bir de bizim evde bir “abur cubur çekmecesi” durumu var. Sizlerde de vardır eminim. Hafta sonu alışverişte eşim oraya her türlü çikolata, cips, mısır, kraker, bisküvi, gofret ne ararsanız doldurur. Ben genelde o çekmeceye hiç yanaşmıyorum.

Şekersiz 21 Gün uygulamadığım dönemlerde sadece 40 gramlık bitter çikolatalardan buzdolabının bir köşesine ayırıyorum ve uyarıyorum. Bu benim çikolatam. Hafta boyunca canım çekerse eğer, bundan yiyeceğim, diğerlerinden değil. Canım çekerse, gidip ordan alıp yiyebileceğimi bilmek, bana bir özgürlük alanı sağlıyor. Eğer, o mutfakta bana ait hiçbir şey olmazsa (abur cubur adına), o zaman bir süre kendimi tutup sonra kendimi abur cubur çekmecesinin önünde bulabilirim. Ama, benim kendi çikolata hakkım olduğu için, hiç kafama takmıyorum ve canım isterse gidip bir iki kare yiyorum. Bazen, hafta bittiğinde, çikolata paketim bitmemiş bile oluyor. Ve yine ben kazanıyorum 🙂 Yine düşünce tarzım kazanıyor, abur cubur çekmecesinin içindeki tüm saçma besinler kaybediyor.

Bu keyifli örnekleri Şekersiz 21 Gün uygulamadığım dönemlerde, tatlı ve abur cubura olan tavrımı ve düşüncelerimi görmeniz için anlattım. Azla yetinmek gerekir, az olan değerlidir, az olan bize yeter. Çok sevdiğim yabancı bir söz var “Less is more’’ yani “Az çoktur, az kıymetlidir’’ anlamında bir söz. Her zaman bu düşüncede olmak lazım, hem beslenmede hem de hayatta sadeliği ve mütevaziliği esas almak gerekiyor. Ben elimden geldiği kadar bu düşünce tarzıyla ilerlemeye çalışıyorum ve küçük küçük mutluluklardan büyük mutluluklar çıkarıyorum. Umarım size de faydası olur.

Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

Diyetisyen Özge Bezirci Dikici


Comments 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

giriş

Don't have an account?
kaydol

şifre sıfırla

Back to
giriş

kaydol

Back to
giriş
Tür Seç
Kişilik Testi
Kişiliğin hakkında sonuçlara varılan birkaç seri soru
Bilgi testi
Genel kültürü test edebileceğin bir seri soru
Hikaye
Resimli ve metinli içerikler
Liste
Klasik sıralı liste içeriği